Tecavüzcü sürüsü
2003 yılında yazdığım bir yazıdan dolayı başıma gelmedik kalmamıştı.
Görmezden gelmeyi sürdürdüğümüz takdirde toplum olarak bir tecavüzcü sürüsüne dönüşeceğimizi vurgulayan bir başlıktı kullandığım. Oysa basınımızın kimi militarizm bekçisi ve Genelkurmay benim bu başlığı ordu için kullandığım konusunda hemfikirdi. Yurdun dört bir yanında kutsal sacayağından töre, kız çocuklarını, kadınları intiharla ya da infazla sustururken diğeri, yani militarizm bu konuda devreye giriveriyordu.
Jandarma Genel komutanlığı, Ş.E.’ye tecavüz ettiği gerekçesiyle 405 (dört yüz beş) personeli hakkında açılan davaya ilişkin sadece birkaç gazetede çıkan haberlerden duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti: “… abartılı olarak yansıtılan iddianın…basın organlarında yorum ve değerlendirmelere tabi tutulması ve ‘Ş.E.’nin onur mücadelesi’, ‘Tecavüz skandalı büyüyor’, ‘Ş.E.’nin annesi de tecavüze uğramış’…gibi başlık ve sloganlarla çarpıtılarak sunulmasının bölücü örgüt ve işbirlikçilerinin propaganda amaçlı gayelerinin bir parçası olabileceği değerlendirilmektedir.”
Dolayısıyla bu konuda susmamız, Ş.E.’yi, anasını ve benzeri sayısız kadını bir kez daha yapayalnız bırakmamız gerekiyordu. PKK yanlısı sanılmamak, hatta ilan edilmemek için.
İsteyen o tarihte çok kısa süre gündemde kalabilen bu korkunç tecavüz iddiasıyla ilgili yazılanları, Ş.E.’nin anlattıklarını okuyabilir.
Almanya’da yaptığı bir konuşmada aynı konudan söz açan Eren Keskin’in çilesi de, belki takip ediyorsunuzdur, hâlâ sürmekte.
‘Türk askeri böyle şey yapmaz’ diye haykıranlar, bu yıl Newroz kutlamalarına izin verileceğini açıklayan Bakanlık’a rağmen asker tarafından işbaşına sürülen polislerin Yüksekova’da panzerlerinden megafonla yaptığı, ‘Jandarmalar geliyor. Bacılarınızı yollayın’ anonslarında da bir haber değeri görmedi elbet. Acaba o anonslar ne anlama geliyordu?
Şimdi, ele güne rezil olma paniğiyle Pippa’nın tecavüze uğrayıp katledilmesinden Türk’ün onurlu utanç gösterisi çıkarmaya çalışanlar, bu toprakların ve kültürün münferit sapıklarından hayıflananlar, açıkça sahtekârlık ediyor.
Dava konusu olan o beş yıl evvelki yazımda bütün topluma öfkeyle seslenmiştim. Ne idüğü belirsiz Basın Konseyi’nden, davam sürmekte olduğu halde ihbar niteliğinde bir ‘kınama cezası’ alan o yazımın sonunu bir kez daha okuyalım istiyorum:
Bu topraklarda her nesilden kaç milyon kadının tecavüze uğrayıp hayatta kalmak adına yaşadıklarını sineye çekerek bir başına yaralarını sarmaya çalıştığını hiç düşündünüz mü? Gecenin bir vakti kan ter içinde uyanıp kâbuslarını yapayalnız yaşamak zorunda olan; çocuklarını, yakınlarını, en önemlisi hayatlarını korumak için uğramış oldukları bu en vahşi saldırıyı unutmaya çalışan ne kadar kadın var yanımızda yöremizde. Solcu diye, Kürt diye, yoksul diye, fahişe diye, kocasının karısı diye, onun yeğeni bunun baldızı diye ve daha bütün insanlık hallerini sıralasak onlar diye, her şeyden geçtim kadın diye, ‘kirletilmek’ fiiliyle peçelenmiş diye her gün kaç kadın tecavüze uğruyor diye düşünmüşlüğünüz var mı? Mutlaka vardır. Çünkü sokaklarda, eviçlerinde, hayatın her köşesinde kadın cinselliğini küfre emanet etmiş dolanıp duruyorsunuz. Ancak birbirinizin anasını avradını bacısını sıradan geçirdiğinizde rahatlayabiliyorsunuz.
Birbirlerine yılışarak el veren saygıdeğer aile babaları tarafından iştahla ırzına geçilmiş kız çocuklarının gönüllü olup olmadığını tartışmayı biliyorsunuz çünkü. Sizden değil diye, HADEP’li diye, Dev-Solcu diye, fahişe diye, gülüp geçmeseniz bile içinizden sinsi bir ‘Oh olmuş orospuya’ geçiyor çünkü. Tecavüzcü Coşkun’u gıptayla kudurmuş bir tezahüratla karşılayan sizsiniz çünkü.
Çünkü Türk askeri yapmaz. Çünkü hepsi söylenti. Çünkü her şey bölücülerin ekmeğine yağ sürüyor. Çünkü kadındır, hak etmiştir.
Kadınlardan nefret eden bu toplum tecavüzcülere çanak tutuyor. İkiyüzlülükle, korkaklıkla, alçakça susup görmezden gelerek. Kimileyin açıkça onaylayarak.
Pekiyi neden her erkeğin anasına bacısına karısına küfredildiğinde bir cinayet makinesine döndüğünü, hele içkiliyse sel salya sümük bağrını yumruklayıp ölüme koşar gibi yaptığını hâlâ anlayamadınız mı? Bu namus müsameresinde kadınına toz kondurmayan horoz kılığına bürünmek saklanmanın en mubah yolu da ondan.
Ölümüyle, hunharca katledilme-siyle tarihe bir dönüm noktası olan insanlar vardır.
Er Ramazan’ı Kurtarmak!
İpsala’nın dere köyünde, çığlık çığlığa dünyaya gelen gül kokulu yavruya, Silistre gazisi dedesinin adını vermişler. Gürbüz çocuk, kırlarda koşuyor, yorulunca da terli bedenini Meriç’in serin sularına bırakıyormuş.
Bir vakit sonra, tarlada çalışmaktan eli nasır bağlamış; yedisine basınca siyah önlüğünü giymiş, kolalı yakalığı, ütülü mendili; kendinden ağır sırt çantasıyla okulun yolunu tutmuştu.
Sıradışı davranıyor; soruyor, soruyor… Öğretmeni, yasaksavar cevaplar veriyor; lakin, kuşkularını artırmaktan, içindeki yangını körüklemekten öteye gitmiyormuş. “Tarladan kabzımala verdiğimiz, pazarda üç katına çıkıyor; köyümüzün asfaltı yine gecikti, neden?”
Öğretmeni, soluğu Ramazan’ın evinde almış: “Bu çocuk başıma iş çıkaracak? Dayak yasak olmasa ben bilirim yapacağımı, neyse…!” Anası, okula her yollayışında, tatlı sert uyarıyor; lakin, nasihat kar etmiyormuş.
Beşi bir olup, bir çocuğu kıstıranlar, onu görünce tüyüyor; yakaladığının pestilini çıkarıyormuş. Amansız gücüyle, kimsesizlerin kimi, çaresizlerin çaresiymiş.
Akşam ajansı başlamayagörsün, kimseye rahat vermiyor; zincirleme sorular, yorgun argın eve düşen babayı canından bezdiriyormuş:
“Sakarya depreminde, Acil’in bayan doktoruna, ‘Bu halinle hastaneye giremezsin!” demişler… Dovcons endeksi, ülkeleri Büyük Beyaz Reis’e mahkum etmiş; neden? Okulda öğrendiği resmi tarihmiş, bir de gayriresmisi varmış. Niçin ‘giden gelmiyor’muş, ‘acep ne iş’miş?
Meriç’in, Ardahan’ın ötesine ne olmuş; Batum, Kremlin’e; On İki Adalar, Helen’e; Bağdat, Britanya’ya; ‘çevresi mübarek kılınmış şehir’, ‘peygamberlerini şehit eden kavme’… nasıl peşkeş çekilmiş? En çok Abdülhamit seviliyormuş, oralarda; bir daha da gelmemiş öylesi.
O, rayları Pay-i taht’tan Şam’a, oradan Kudüs’e, son durak Mekke’ye uzatırken nasıl da, asırlar ötesini gören bir vizyona sahipmiş? Sahi, Otuz Bir Mart, Perapalas’ta zil zurna demlenen pırpırlıların marifeti miymiş? Kızıl Sultan(!) orada mı mimlenmiş?
İsrail’i ilk, Cezayir’i en son tanıyan hariciye, kimin hesabına çalışıyormuş; Nahcivan kan ağlarken niye susma hakkını kullanmış? Milyonlarcası Firdevs’e uğurlanan Uygurlunun cellatlarına ‘devlet üstün hizmet ödülü’ vermek hangi değerle örtüşürmüş?
Kafkasya’da, sadece kendileri için değil, Anadolu için de vuruşan Şamil’in torunları, görüldükleri yerde gizli servise peşkeş çekilip, apar topar Sibirya’ya yollanacakmış; bu kararda da, anlı şanlı Turancıların parmağı varmış, neden?
Dedesinin kırk yıldır elinden bırakmadığı eski(meyen) yazıya ne olmuş; muhtar, ilçeye indiğinde bir yerlere uğrarmış da ser verip sır vermezmiş. Bir seferinde kaymakam, ahaliyi köy meydanına toplayıp, “Reyinizi bu adama verdiniz verdiniz; yoksa!”
On beşinde, babası elinden tutup, liseye yazdırmış. İlçeye ikinci gelişiymiş; ilkinde, ateşler içinde cayır cayır yanaken, ille de “Senet yaptır; yoksa bakmayız; ya da dilersen Sosyal Yardım’dan kağıt getir!” diyerek; kocaman adamı, manifaturacıdan, yalvar yakar beş yüz lira dilenmeye mahkum etmişler; bu da Ramazan’ın içine oturmuştu.
Köylüleriyle bir evde kalıyor; ilk günlerde canına tak diyen hasretlik, zamanla yerini rutin duygulara bırakıyormuş; eline ne geçerse okuyor, takvim yapraklarını su gibi içiyormuş.
“Bu kavga niye; yaratılışta eş, secdede kardeş yüzlerin toprağına fitne tohumunu kim ekti; hangi etik değer(!), seçmediği meziyetten dolayı ötekini köleleştirebilir? Renklerin ve dillerin üstünlüğü, şirk değil de nedir?
Benim istediğim kadar hürsün; biz üstünüz, siz teba; Çanakkale’de bizimle savaşmışsın, doğru; hatta, Malazgirt’te de ordunun yarısı senin; Hamidiye alayları da… hepsini al, senin olsun; biz artık, yepyeni bir ulusuz!
Taşnak, Posof’tan Midyat’a yakıp yıkar… taş üstünde taş, kelle üstünde baş komazken, mertçe canını siper eden de sendin; ama şartlar değişti, kusura kalma; biz yolumuza böyle devam edeceğiz; işine gelirse…!” aymazlığı hangi izmin çöplüğünden çıkmış?”
Ramazan, okulunun gözdesiymiş; akranları, nerde bir eğlence koşup dururken; o, gözleri kan çanağına dönmüş halde, elindeki “Yalan Söyleyen Tarih Utansın!”la uyuyakalırmış. “Uluslarası İlişkiler okuyacağım; Telaviv’in ipliğini pazara çıkaracağım!” diye ahdetmiş.
Çözüm, özgüven, cesaret, ilim, ahlak… onda toplanmış; ‘Bütün kitapların bir tek Kitap’ı anlamak için yazıldığı’ engin bir limana demir atmış.
Acı haber tez zamanda yayılmış, Üsküp Şairi’nin:
“Hiç bitmeyecek bir zevk verirken beste / Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir!” dizeleri sanki onun için yazılmıştı. Artık, evin direğiydi Ramazan. Babasının yokluğunu hissettirmeyecek, çalışıp sabır yumağı anasına, iki de karındaşına bakacaktı.
“Olsun, ben de ilçeye reis olurum; bu da bir şeref; hem sonra, ‘halka hizmet, Hakk’a hizmet’ olduktan sonra!” diye kendini avutuyordu. Nice sonra nişanladılar onu. Hayatın yükünü, iyiden iyiye omuzlarında hissediyor, birkaç yıl sonrasının hesabını yapıyordu.
Teskere dönüşü İpsala’da gazete çıkaracak, nerde bir hak ihlali varsa tepesine binecek, “Haksız, haklıya, hakkını verene kadar benim yanımda zayıf; haklı, haksızdan hakkını alana dek benim yanımda güçlü!” Ömer buyruğunu burçlara dikecek, zor gün dostu olacaktı.
Gün oldu; eline kına yakıldı. Bir daha da haber alınamadı.
Tarık Sezai KARATEPE