Bu sene hukuk fakültelerine kayıt yaptırmış öğrenciler, okulu kazandıklarında duydukları sevinçten yavaş yavaş uzaklaşıp, şu günlerde derslerin havasına henüz yeni girmiş durumda olmalılar.
Lise öğrenciliğinin biraz uçarı, biraz savruk, geleceğe dair meraklı bekleyişin yarattığı tedirginlikten uzaklaşmış, bir uçağın alana inişi sırasında tekerleklerin karaya ilk değişindeki sarsıntıdan sonra olduğu gibi, ayaklarının sağlam bir zemin üzerinde olduğunun rahatlığını duyuyorlardır şimdilerde. Amfilerdeki derslerde tesadüfi yan yana oturmaların, kantinde ayakaüstü karşılaşmalarla başlayan arkadaşlıkların, bir süre sonra çoğalarak, fakülte boyunca devam edecek olan gruplaşma sürecinin başında olduklarının farkında bile değildirler.
Ne bilsinler ki, şu ürpertili sonbaharın kırık güneşli günleri altında geçen bu dönemin belleklerinde oluşturacağı derinlik, sadece fakülte dönemi değil, tüm yaşamları boyunca etkisini sürdürecektir.
Şu günlerde, öğrenim gördükleri fakültenin kendilerine sunduğu mesleklerden birisini seçme konusunda, derin bir tereddüt yaşamaktadırlar..
Hakim mi, savcı mı, avukat mı olacakları konusundaki belirsizliği gidermek için yaptıkları küçük girişimler, rüzgarda savrulan saçlarının dağınıklığını el yordamıyla toplama gayretinden öte bir şey değildir.
* * *Daha fakülteye kayıt yaptırırken avukat olma kararlığı içinde olanların sayısı hiç de az değildir.
Özellikle vakıf üniversiteleri öğrencilerinin neredeyse tamamında gözlenen bu avukat olma kararlılığının altında yatan birinci neden, okula ödenen ve ödenecek olan binlerce doların en kestirme geri dönüşüm yolu olarak görülmesidir.
İkinci neden ise, büyük şehirlerde doğmuş veya yaşamının büyük bölümünü buralarda geçirmiş, yahut kolej denilen ayrıcalıklı eğitimden gelen öğrencilerin, bundan sonraki yaşamlarının Anadolu’da geçmesi anlamına gelen hakimlik ve savcılık seçeneklerine hiç mi hiç itibar etmemeleridir.
Okul bitirilince çoğunlukla bir avukat yanında maaşlı olarak çalışmaya başlayarak parayla ilk temas sağlanarak, artan bir ivmeyle kazanç elde edilecektir.
Maaş aracılığı ile damlaya damlaya göl oluşturmak yerine, okyanuslarda kulaç atmayı tercih ederek yazıhane açmayı tercih edenlerin para kazanma konusunda sabırları daha azdır.
* * *Bu nedenle, Anadolu’nun ücra köşelerinden başlayıp, oradan oraya sürüklenerek bir meslek yaşamı vaat eden, büyük yalnızlıkların meslekleri hakimlik ve savcılığı taşralı çocukların tercihine kalmaktadır.
Devlet üniversitelerinin hukuk fakültelerine girmeyi başarmış, doğal olarak öğrenimi yurtlarda, öğrenci evlerinde yoksunluklar içinde geçirmiş olan taşranın köylü veya küçük memur ailelerinin çocukları için avukatlık yaparak hayata tutunma seçeneği, menzili belirli olmayan bir yolda çarıksız yürümek gibi gelir.
Taşra geleneğinden gelmiş ve hukuk fakültelerinden mezun olmuş çocuklar, kır kökenli alışkanlıklarını hakimlik ve savcılık mesleğine de taşırlar.
Bu nedenle bir hakim veya savcı, duruşmadaki sanığa karşı mesafeli ve hatta kaba denilebilecek bir tavır içindedir.
Hakkında kesin hüküm verilene kadar masum sayılan bir sanığa, işte bu nedenle ‘siz’ diye hitap etme örnekleri çok az görülür.
* * *Şu günlerde, hukuk fakültelerine bu sene kayıt yaptırmış öğrenciler, okulu kazandıklarında duydukları sevinçten yavaş yavaş uzaklaşıp, derslerin havasına henüz yeni girmiş durumda olduklarından, yukarıda saydığım ve kendilerini bekleyen örneklerden çok uzakta bir konumdalar.
Onlar şu anda, amfilerdeki derslerde tesadüfi yan yana oturmaların, kantinde ayakaüstü karşılaşmalarla başlayan arkadaşlıkların, bir süre sonra çoğalarak, fakülte boyunca devam edecek olan gruplaşma sürecinin başında olduklarının farkında bile değiller.
“ÇiNGENE KONGRESi” NEDEN OLMASIN?
Daha çocuk yaşta iken “dünyaya barış gelecek, savaşa hayır..” umuduyla sabahlar, herhalde 40 yaşına geldiğimizde Türkiye’de yasak masak kalmaz, diye iç geçirirdik.
Gündemimizde Ayasofya, Afganistan, Filistin, Yök… vardı; Asır Ajans’ın bant tiyatrosunu dinler, Erbakan’ın mitinglerini kaçırmaz, Sebil, Seriyye, Çatı dergilerini biriktirirdik.
Sanki sorunlar birkaç tane idi ve onlar çözüldüğünde dünya cennete dönecekti.
Ama çözülmüyordu; çünkü bizler
parçalı bir hayatı yaşıyorduk;
şehirde çingeneler vardı
81 vilayetin dış kesimlerinde, derme çatma konutlarda barınan, yaşadığı toplumla alışverişi sadece kağıt ve plastik atıkları toplamak olan bu insanlar; doğar, büyür ve sessizce ölürler.
Selaları minareden pek cılız duyulur, cemaat onu onbeşi geçmezdi.
Yakınlarının hıçkırıkları arasında öte aleme yolcu edilirler; şehrin öte yakasında hayat tamtamlarla sürer giderdi.
Partiden varlıklı, iktidardan palazlanmş sermayeden güç almış zenginler, onları karınca sürüsü gibi görür, alay dolu bakışlarla purolarını tüttürürken, 150′yle giderlerdi ki yanı başlarındaki torunları yüksek tepeleri sorgulayıp akşam yemeğinde canlarını sıkmasın!
Bartın’daki Arap Cami’ye öğle vakti girerken esmer genç yanıma gelip:
“Abey, ayakkabını boyyum mu?” der demez bana anlatılanların etkisiyle:
“Gitti, güzelim ayakkabı!” diye düşündüm. Ama cami çıkışında ayakkabımı iki parmağına takmış, zerafetiyle:
“Abey, boyadım” deyince, “Neden bir Çingene arkadaşım yok!” diye hayıflandım.
Geçen yıl Mazlum-Der’den bir dostuma: “Neden Çingene kongresi yapmıyoruz?” mesajını yolladığımda “Benimle dalga mı geçiyorsun?” cevabı geldi.
Hayır, seninle dalga geçmiyorum; seni insanlığa davet ediyorum; insan hakları örgütü popüler olmak için uðraşmaz, sorunu kavrar, çözüm yollarını tartışır.
Sen, Bentderesi dolmuşundan inip Hacıbayram’a arka yoldan çıktın mı? Burnuna ahır kokuları geldi mi? İlaçsız çocukların iniltilerini duydun mu? Belki de kapkaç yaparlar diye geçmedin oralardan! Merak etme istiklal Caddesi değil orası, bir şeyler olmaz.
Sen, lüzumsuz yerlerde insan hakları mücadelesi birliktelikleri (!) oluştururken, kısa sürede sonuç alacağın asıl zeminden uzaklaşıyorsun.
Yüce Kur’an: “Ey müminler: Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. imandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” buyurur.
Analar hala, çocuklarına seslenirken: “Çingene’nin evladı, çingenelik yapma!” derler. Farkında olmadan bir topluluğa karşı suç işlerler.
inanan bir insan olarak Çingene sorununun Filistin, Irak ve diğer coğrafyalardaki sorunlardan bağımsız olmadığını düşünüyorum. islam evrenseldir ve Çingeneler de bu ümmetin şerefli bir üyesidirler.
Sorgu vakti:
Çingenelerin şehir dışına atılmaları konusunda gizli bir kanun mu var?
Birbirine küskün Harlem benzeri bir tabaka mı oluşturuluyor?
Çingenelerin itilmişliği, toplum mühendisliği projesi mi?
Kin ve nefret pompalayan şer güçler uygun zemin mi arıyorlar?
Filistin-israil benzeri gelir adaletsizliği planlı bir uygulama mı?
Unutmayalım: Sorunları yok saymak, sorunları ortadan kaldırmıyor.
“Susma, sustukça…..”