Türkiye’de kadınlar üzerine düşünen, konuşan ve yazan dindar kadınların çoğu ‘feminist’ olarak tanımlanmak istemiyor. Ancak onlar için daha da ürkütücü olan kavram İslamî feminizm. Nazife Şişman bu terkibin ‘stratejik bir boyutu’ olduğunu düşünürken, Yıldız Ramazanoğlu, Türkiye’de bu tanıma uyan bir dindar kadının olmadığını savunuyor.
Şu satırların yazarı, içinde bolca ‘feminizm’ geçecek yazıyı kaleme alırken çok endişeli; “Üzerime bir daha çıkmamacasına bir feminist etiketi yapışır kalırmış bir de… Kara gecelerdeki kara kâbuslardan beter…” Feminizm, erkek düşmanlığı, sapkınlık, cadalozluk, evde kalmışlık, hatta çirkinlikle aynı anlama gelirken yersiz bir kaygıya kapıldığımızı kim söyleyebilir? Bugün, kendisini ‘dindar’ olarak tanımlayan çoğu başörtülü okumuş-yazmış kadın, ‘feminizm’ kelimesine aynı ürkeklikle yaklaşıyor. Kimi, çektikçe uzayan bu ‘kara sakız’dan kurtulmaya çalışırken yorgun düşüyor, kimi de kelimenin bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmasına meydan okuyor; “Feministim kardeşim, var mı bir diyeceğiniz!”
Mazisi 1980’lerin sonlarına dayansa da yeni yeni gündemi meşgul eden bir kavram daha var ki, evlerden ırak; ‘feminizm’ kelimesi bile onun yanında pek bir masum duruyor: İslamî feminizm… Görüşlerine başvurduğumuz kadınlar ‘Bu bir proje’ diyorlar. Bu terkip, ‘dışarıdan’ gelen ve arkasında ‘ılımlı İslam’ı gizleyen stratejik bir boyut taşıyor. Onlara göre, ‘ilk cuma namazı kıldıran kadın’ unvanına sahip Amine Wedud da bu projenin bir parçası.
Türkiye’de İslam ve feminizm kelimelerinin bir arada kullanıldığı ilk örnek, haftalık haber dergisi Nokta’nın 20 Aralık 1987’de yayımladığı ‘Türbanlı feministler’ dosyası. Türban değil başörtüsü takan ve kendilerini ‘feminist’ diye tanımlamayan kadınlara yakıştırılan bu yeni mefhum, gelişigüzel kullanılmaya devam etse de ortalarda onu sahiplenen kimse yok. Kendisini kadın konularıyla sınırlamasa da uzun süredir kadınla alakalı düşünen ve yazan Nazife Şişman, her tanımlamanın bir sınırlama getirdiğinden hareketle, önemli bir noktaya dikkat çekiyor: “Tanımlamanın kim tarafından ve ne maksatla yapıldığını gözden kaçırmamalı. İslamî feminizm terkibinin stratejik bir boyutu var. İslam’ın ‘yumuşak karnı’ olarak nitelenen ‘kadın’ kanalından girerek uyumlu İslam üretmeyle bağlantısı var. İşte bu sebeple Soros ve pek çok Amerikan vakfı ‘Müslüman kadın’ konulu projelere büyük bütçe ayırıyor.”
İslamî feminizm kavramıyla birlikte yürüyen tartışma konularından biri de “Kur’an-ı Kerim’in ‘kadın bakış açısıyla’ okunması.” Amine Wedud’un 1992 yılında bu amaçla hazırladığı ‘Kur’an ve Kadın’ kitabını Türkçe’ye çeviren Nazife Şişman, o yıllarda ‘temkinle’ yaklaştığı ‘yeniden yorumlama’ mevzuunu bugün ‘tehlikeli’ addediyor; “Müslüman kadınların özgürleşmesi için ‘kadın bakış açısı’ndan bir İslamî yoruma ihtiyaç olduğu iddiası çok yaygın. Bu hem İslamî ilimlerin metodolojisi açısından sorunlu, çünkü içtihadın sıhhatine yeni bir şart eklemiş oluyor, hem de Müslümanların küresel kültüre hakim olan birtakım değerlerle çatışma yaşadıklarında, ‘peçe’nin ‘pençe’ye teslim olması gerektiğini, yani hâkim kültüre uygun yeni bir İslam anlayışı ‘üretmek’ gerektiğini ihsas ettiriyor.” Şişman’a göre, başı açık namaz tartışmalarının arka planında da küresel cinsiyet kültürüyle uyumlu bir İslam anlayışı üretme politikasının etkisi var. Son kitabı ‘Küreselleşmenin Pençesi, İslam’ın Peçesi’nde de ‘İslam’ın yeniden yorumlanması’nı sorgulayan Şişman, “Bu görüş hem bir dayatmanın sonucu hem de İslam dünyasının temel dayanağı olan dinî zemini tahrip etme girişimi.” diyor.
Avukat Sibel Eraslan, İslamî kesimdeki çalışmaları ‘kadın hareketi’ değil, ‘kadın hareketliliği’ şeklinde tanımlıyor. Ona göre ‘kadın hareketi’ kadının çevresel sorunlarıyla ilgilenir, gelenekleri oluşmuştur, politik bir yüzü ve devamlılığı vardır. Hareketlilik ise, ihtiyaç olduğunda ortaya çıkar, reflekslere dayalıdır ve en önemlisi kendinden daha kapsamlı başka bir hareketin altında yer alır. Şemsiye İslam’dır ve bu bakış açısıyla ne Cihan Aktaş’ın ne de Mualla Gülnaz’ın amacı salt bir kadın hareketi oluşturmaktır. Her ikisi de İslamî kimliğin içinde söz söyleyen kadınlardır. Böylesine hassas bir ayrım, Sibel Eraslan’ı ‘İslamî feminizm’ terkibini kullanmaktan da menediyor. “İslam kelimesiyle feminizm kelimesi birbiriyle çatışır.” diyen Eraslan, bu tanımla, kadın bedeni üzerinden yürütülen üçüncü dünya ülkelerini modernleştirme çabası arasında bir ilinti kuruyor; Afganistan ‘burka’, Kuzey Afrika ‘hayk’, Irak ‘hicab’, İran ‘çador’ ve Türkiye ‘türban’dan vazgeçmeden özgürleşme süreci tamamlanmış sayılmayacak. Afgan işgali döneminde yayımlanan Time dergisinin kapağını hatırlatıyor Eraslan; “Burkasını kafasından çıkaran bir kadın, ‘Merhaba Günışığı’ diyordu. Sonradan o kadının aslında derginin muhabiri olduğu ortaya çıktı; ama tek örnek bu değil. Bizim medyamızda bile, ‘Kadınlar akın akın kuaförlere koştu, oje stokları bitti.’ şeklinde haberler yayımlandı. Çocuklarını ve eşlerini kaybeden kadınların böyle yapabileceğine inanıyor musunuz?”
Haftalık dergilerden biri, ‘İslamî feminizm’in öncülerinden diye gösteriyor Hidayet Şefkatli Tuksal’ı. Ancak o, “İslamî feminizm yeni bir kavram değil. Bu akımı başlatan da ben değilim. Ben dindar bir insanım.” diyor ve kendisini ‘kadın hakları savunucusu’ şeklinde tanımlıyor. ‘Feminist misin?’ sorusuna ‘Hayır’ demeyişi de sırf, bu kelimeye yüklenen olumsuz anlamla mücadele etme isteğinden ve yaptığı işin dünya literatüründeki karşılığının böyle olmasından. 2000’li yıllara aitmiş gibi duran ‘İslamî feminizm’ akımının Osmanlı zamanında başladığını düşünüyor Hidayet Hanım. Batı’da eşitlik arayışını dillendiren birinci dalga feminizm, yabancı dilde okuyup yazan Osmanlı kadınlarını da etkiledi. O dönemin öncülerinden biri Fatma Aliye; ancak çevresinde de okuyan ve yazan bir grup kadın var. Tuksal, o dönemde kadınların dinle ilişkilerinin çok sağlıklı olduğuna ve İslam’dan ayrı bir kadın hareketi düşünülmediğine dikkat çekiyor. Çok eşlilikle ilgili soruları, ‘Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir eş ile yetinin’ mealindeki ayetle açıklamışlar. Ya da Peygamber Efendimizin (s.a.v) Hz. Ali’yi, kızı Fatıma’nın üzerine evlenmekten menetmesini örnek göstermişler. Tuksal’a göre bugünün dindar kadınları da aynı argümandan yararlanıyor. Engelliler için bir rehabilitasyon merkezi açan ve iki yıldır onlarla beraber çalışan Hidayet Hanım, ‘Aslında’ diyor, “Engellilerin ve yoksulların yaşadığı sıkıntı daha büyük.”
‘İslamcı feminist’ kavramının ‘ithal’ olduğuna inananlardan biri de Yıldız Ramazanoğlu. Edebiyatçı kimliğiyle kadın hakları savunuculuğunu yan yana yürüten Ramazanoğlu, “Türkiye’de kendisini İslamcı feminist olarak tanımlayan kimse yok.” diyor ve kavramın yaygınlaşmasında medyanın rolü olduğuna inanıyor; “Akşam Gazetesi’nde bir haber yayımlandı. Almanya’da çok sayıda tesettürlü kadının üniversite okuduğuna ve belediye seçimlerine katıldığına dair bir haberdi. Kadınlar, asla feminist olmadıklarını ve İslamiyet’in ilimle iştigal etmeyi teşvik ettiğini söylüyorlardı; fakat haberin başlığı Avrupa’da İslamcı Feministler’ idi.” Yıldız Hanım da Amine Wedud’un eylemlerine kuşkuyla bakıyor. Ona göre Wedud, ümmetin maslahatından uzaklaşıyor ve yapıp ettikleriyle ‘kullanıldığı’ hissini uyandırıyor.
Bu arada, bir endişesini dile getiriyor Ramazanoğlu; “Şimdi, daha tehlikeli bir yoldayız. Batılı propagandalara alet oluyorsunuz suçlamasına hedef olmamak için artık sorunları hiç dile getirememe riski var. Ortada sadece işgalcilerin destekçisi Müslüman kadınların yanlış ve haince çabaları kalacak. Endişem bu.”
“BU KADIN VAR YA, KOCASINA BİR BARDAK SU VERMEZMİŞ”
Kadınlar üzerine okuyan, düşünen, konuşan ve yazan kadınların ‘feminizm’ kelimesiyle ilgili sergüzeştleri kimi zaman komik, tuhaf olsa da çoğu zaman yorucu olmuş. “Hayır, efendim sandığınız gibi biri değilim.” demekten mütevellit bir bıkkınlık. Nazife Şişman, ‘kadın ve siyaset’ konulu bir panelde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Kadın haklarını savunan bir hukukçu adeta sırtımı sıvazlayarak ‘Siz de bir feministsiniz.’ demişti. Temel duruş olarak feminist kimliği kabul edemeyeceğimi ifade etmek üzere sarfettiğim bütün cümleler, bir iltifat karşısında tevazu gösterdiğim şeklinde yorumlanmış ve ‘Yok, yok siz bir feministsiniz’ şeklinde bir mukabele ile karşılanmıştı.” Kimi zaman bu önyargıya hak verdiğini söylüyor Nazife Hanım. Feminist terminolojiyi kullanmadan kadın konusundan bahsetmek çok zor ne de olsa. Ancak yine de 2002 Abant platformunda hiç hazzetmediği ‘İslamcı feminist’ terkibiyle gazetelere taşınmasını anlamakta zorlanıyor. “Kadınlık üzerinden bir kimlik ve temsili kabul etmediğimi ifade etmiş olmama rağmen ‘feminist’ adı altında değerlendirilmekten kurtulamamıştım.”
Kendisini kadın duyarlılığı olan bir İslamcı şeklinde tanımlayan Sibel Eraslan, feminist etiketi yapıştırılmış çoğu dindar kadının geleneksel bir hayat sürdüğünü söylüyor. “Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Hidayet Şefkatli Tuksal, hepimiz çocuklarımıza bakarız, yemeğimizi pişirir, misafirimizi ağırlarız. Buna rağmen, iğnelemelerden kurtulamadık. 38 yaşındayım. Şu ana kadar yaşadıklarım bir hayli yıpratıcıydı.” Hidayet Şefkatli Tuksal da, Sibel Hanım’ın tarifine uyan bir hayat yaşıyor. Nitekim ‘feminizm’ üzerine görüşlerini belirtirken bir yandan da bebeğini emziriyordu. “Dinimize göre kadın çocuğuna süt vermek zorunda değilmiş, ev işi yapmasa da olurmuş.” şeklindeki gelenekten kopuk yorumları gerçekçi bulmayan Tuksal, “Çocuğumu tabii ki ben emzireceğim. Bundan daha büyük keyif olur mu?” diyor. Kulağına gelen kimi sözleri de tuhaf bulmakla beraber artık ciddiye almıyor. Hiç tanışmadığı halde bir kadının şöyle dediğini işitmiş; “Bu kadın var ya, bu kadın, kocasına bir bardak su bile vermiyormuş.” “Kocama bir bardak su da veriyorum, yemek de yapıyorum.” diyor Hidayet Hanım, “Kavgaya dayalı bir mücadeleyi tasvip etmiyorum. Aksi takdirde en sevdiklerimle, kocamla, oğlumla ve babamla mücadele etmem gerekecek.”
Ülkü Özel Akagündüz
Son Yorumlar